Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Boraltan Köprüsü’nde Tarih Kan Ağladı
#1
Boraltan Köprüsü’nde Tarih Kan Ağladı



Yıl 1944. Türk kanının oluk oluk aktığı ve “Türk’üm” demenin suç ve Kominist rejime hakaret sayıldığı günlerde yaşanıyor bahsedeceğim olay. Türk yurtlarının Rusya tarafından sömürüldüğü, Kırım ve Ahıska Türklerinin topluca sürüldüğü ve soydaşlarımızı kendi kimliklerinden uzaklaştırma çabalarının hüküm sürdüğü bir dönem.

1944 Türkiye’sinin durumu ise oldukça vahim. Türkiye Cumhuriyeti’nin idaresi; korkak, merhamet fukarası bir zihniyetin elinde. “Türk’ü sevenler tabutluklarda çile doldurmakta, niçin Türk’ü sevdiklerinin hesabını vermektedirler.” Zalimler, kazdıkları karanlık zulüm kuyularını, mazlumlarla dolduruyor.
İşte böyle zulüm dolu bir dönemde 146 Kafkas Türk’ü, aydın, sınır kapımız olan Iğdır’da Aras Nehri üzerindeki Boraltan köprüsünden geçerek Türkiye’ye sığınırlar. Kim bilir, yüreklerinde ne ümitlerle hürriyete kanat çırparlar sevinç içinde…


[Resim: BORALTAN-K%C3%96PR%C3%9CS%C3%9C-3.jpg]

Sınır karakoluna sığınan hemen hemen hepsi Azerbaycan Üniversitesinde görevli bu aydınların durumu hemen Ankara’ya aktarılır. Sovyetler Birliği de ayağa kalkmış durumda ve sığınmacıların “kendi vatandaşı” olduğunu ileri sürerek iade edilmelerini ister. Karakolda gergin bir bekleyiş başlar. Öz gardaşlarımız ya “öz yurtlarına” kabul edilecek ya da Boraltan köprüsünün öbür ucunda bekleyen Rus müfrezesine teslim edilecektir. Sovyet mezaliminden, öz vatanlarına sığınan öz gardaşlarımız, kendilerine sahip çıkılacağından emin, bekliyorlar.
Ankara’dan gelen emir korkunç:
“ Ülkelerine iade edin !

[Resim: BORALTAN-K%C3%96PR%C3%9CS%C3%9C.jpg]

Sınır kara kolumuzda şaşkınlık had safhada. İnanamayıp teyit üstüne teyit isteniyor. Emir aynı:
“ Ülkelerine iade edin!
Karakol komutanı genç subay, kendilerine sığınan öz kardeşlerini, Ruslara teslim eder etmez neler olacağını aşağı yukarı tahmin ediyor. Ankara’dan gelen bu acı haber, karakollarına sığınan öz kardeşlerine nasıl söylenirdi ki? Nasıl dile dökülürdü? Çok zor bir durum… Komutan belki de hayatının en zor cümlelerini kurmaya hazırlanıyordu. Zorlukla da olsa dile döküldü, çıkmaz olası o cümleler!… Vatanım, bayrağım diyerek ne umutlarla sınır karakolumuza sığınan bir avuç Türk, artık Ruslara iade edilecekti.
Boraltan köprüsünün öbür ucunda bekleyen Rusların ne yapacaklarını iyi bilen bir avuç vatan evladı, karakol yetkililerine yalvarıyorlar.
“Ne olur bizleri siz öldürün, onlara teslim etmeyin, hiç değilse kendi toprağımızda, kendi bayrağımızın altında ölelim.”

[Resim: BORALTAN-K%C3%96PR%C3%9CS%C3%9C-2.jpg]

Boraltan köprüsüne getirilen sığınmacılar, gruplar halinde karşıya geçirilmeye başlanır. Karşıda bekleyen Rus müfrezesi, karşıya geçen ilk grubu hemen oracıkta, Türk askerlerinin gözleri önünde kurşun yağmuruna tutarlar. Olup bitenler karşısında şaşkına dönen karakol komutanı teslimat işini derhal durdurarak, durumu ( bir ümit) Ankara’ya rapor eder.
“Karşıya geçenleri kurşuna diziyorlar.”
Ankara’dan gelen cevap şöyledir:
“Kesin emir var. görevinizi yapın, yoksa vatan hainliğiyle yargılanacaksınız!”
Çaresizlik içinde son bir kez daha askerlerin yüzüne bakan sığınmacılar, sonunda beraberinde getirdikleri değerli eşyalarını ve giysilerini bırakarak, Boraltan köprüsünden ölüme yürümeye başlar. Gözyaşlarına boğulan askerler, olanları görmemek için köprüye sırtlarını dönerler.
İkisi kadın 146 öz kardeşimiz, köprüye doğru yürürken; içlerinden Enver Kadızade’nin imanlı gür sesi yankılanır:
“Biz ölüme gidiyoruz. Yaşasın Türkiye!” Ölüme gülerek giden koç yiğitlere nispet edercesine bir haykırıştır bu.
Askerlerimizin gözyaşları içinde soydaşlarımız teslim ediliyor. Karşı tarafta bekleyen Rus müfrezesi tarafından elleri ve ayakları bağlandıktan sonra, hemen oracıkta kurşuna dizilerek şehit ediliyorlar. Karakol komutanı genç subayın da gördüklerine dayanamayıp, evine izine geldiğinde intihar ettiği anlatılır yürek dağlayan bu olayla ilgili.

[Resim: BORALTAN-K%C3%96PR%C3%9CS%C3%9C-1.jpg]

Bu olayın vahametini “Dönek Gardaş” isimli şiirinde haykıran Azerbaycanlı şair Elmas Yıldırım’ın şiiri çok uzun. Fakat günümüzün de zifiri karalığına ışık olabilmesi ümidiyle bir kısmını aktarıyorum:
“Türk; o Altayların dünkü eri mi?
Yolunda can koydum, verdim serimi,
Düştüğü ağlardan kurtulsun diye,
Serdim ayağına doğma yerimi…
Kardaş armağanı, dökülen kanlar,
Bana mükafat mı dökülen kanlar?
Ben diyorum, Kayı’dır soyumuz,
Bir kaynaktan varlığımız, boyumuz,
Dilim dili, yolum yolu, emel bir,
Bir bayrakta, ulduzumuz, ayımız.
Azeri, Türk, Türkmen; var mı ayrılık,
Nerden doğdu bu imansız gayrılık?”

[Resim: BORALTAN-K%C3%96PR%C3%9CS%C3%9C-4.jpg]

Yürek parçalayan Boraltan Köprüsü dramı, bir döneme damga vuran “utanç zincirinin” halkalarından sadece biri. Yüce Mevla’dan niyazımız odur ki; Bu olay bizlere bir ibret ve uyanmamıza vesile olsun. Zira “Geçmişi unutanlar, onu yeniden yaşamaya mahkumdurlar.
Yüce Türk Milletinin ateşle imtihanı bugün de aynen sürüyor. Türk Milleti olarak Boraltan Köprüsüne doğru yürütülüyoruz. Düşmanımızla savaşan kardeşlerimizin yanında olmak dururken; düşman karşısında yalnız bırakmanın ve dahi düşman ile kol kola gezip kapılar açmanın adı nedir acep? Demokrasi midir, diplomasi mi?
İstiklal mücadelemizde bizimle beraber kanlarını akıtıp;, bayrağımızı al eyleyen kardeşlerimizle aramıza hançer gibi zorla sokulan Ermenistan yapay devletçiğini ciddiye alarak, kardeşlerimizi incitmenin, vefa göstereceğimiz yerde cefaya salmanın alemi ne? HZ. Mevlana derki: “ Bildikten, dosttan, soydan gelen bir cefa; düşmanın üç yüz bin cefasına eşittir. Çünkü insan, eşin dostun cevri cefada bulunacağını ummaz, tabiatı daima onun lütfuna, vefasına alışmıştır.” Atalarımızın sözlerine can kulağıyla gönül verip, kardeşlerimize vefa göstermek dururken, Mısar’da, Suriye de ne işimiz var? Kardeşlerimize cevfa yaşatanların hesabı elbet sorulacaktır.

[Resim: BORALTAN-K%C3%96PR%C3%9CS%C3%9C-3.jpg]

Karabağ’ımıza giren cellatları, Hocalı da yapılan katiliamı, Uygur Türklerine uygulanan mezalimi, Kerkük Türklerine yapılanları ve daha nicelerini … Bizler unutmadık! Aynı noktada tekrar vurulmamak için, titreyerek kendimize gelme vakti olduğunu görelim.

Bu Tarih araştırması Erciyes Üniversitesi Öğretim Üyesi ve “Türk Yurdu Gençlik Dergisi” yazarlarından şair yazar Ahmet Alkaya aittir.
  




Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar):
2 Ziyaretçi