Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
İslamda Organ Nakli Varmıdır?
#1
Soru
Organ bağışı yapmak caiz midir dinen? Bir kişi çıktı, organ bağışlayanları cehennemlik ilan etti. Bu doğru mu? Bir de fetva ehlinde aranan şartlar nelerdir? Her önüne gelen fetva verebilir mi?


Cevap
Organ nakli ile ilgili kısımdan başlayarak cevaplayacak olursak;
Organ nakli, hakkında en fazla soru sorulan ve ihtilaf edilen güncel meselelerden birisi. Konuya mesafeli duranlar birkaç gerekçe ileri sürüyor. Belli başlılarını şöyle özetleyebiliriz:
1. İnsan bütün uzuvlarıyla muhterem/mükerrem bir varlıktır. Dolayısıyla herhangi bir uzvunun dokunulmazlığının –canlı veya cansız iken– ihlal edilmesi, insanın hürmetine tecavüz anlamına gelir.
2. Kendisine organ nakledilen kişi sağlığına kavuştuktan sonra ma’siyet işleyecek olursa, bunda o organın da payı olacağından, organını veren kişi de sorumlu olur.
3. Organ nakli, organı nakledilecek kişi tam anlamıyla ölmeden, yani ruhu bedenini terk etmeden önce yapıldığından, işkence ve cinayet anlamı taşımaktadır.
Buna karşılık organ naklinin cevazına hükmedenler –yine kısaca– şu gerekçeleri ileri sürmektedir:
1. Zaruret hali haramı mübah kılar. Nasıl ki açlıktan ölme tehlikesiyle yüzyüze bulunan kimse, başka bir şey bulamazsa, kendisini hayatta tutacak miktarda insan eti yiyebilir ve bu, zaruret durumu dolayısıyla insanın ihtiramını tecavüz anlamına gelmez; aynı şekilde özellikle hayatı tehdit eden hastalıklar söz konusu olduğunda, tedavi için insan organı –mezkûr kaideye binaen– kullanılabilir.
2. Kendisine nakledilen organ vasıtasıyla sağlığına kavuşan kimsenin işlediği ma’siyet, organı bağışlayana tesir etmez. Zira sevap ve ma’siyette esas olan “irade”dir.
3. Bazı organların nakli, “beyin ölümü” hadisesi gerçekleştiği zaman olmaktadır. Beyin ölümü, kalbin cihaza bağlı olarak çalıştırılması suretiyle vücuda kan pompalanması durumunu ifade etmektedir. Bu esnada beyin geri dönüşsüz olarak ölmüştür. Şayet kalbi çalıştıran cihazın fişi çekilecek olursa, birkaç dakika içinde beden bütün fonksiyonlarını tamamen yitirmektedir.
Bu karşıt görüşlerin detaylarına girmek kafaları iyice karıştırmak anlamına geleceğinden, burada bundan sarf-ı nazar ederek –ve fetva olarak alınmaması gerektiğini belirterek– düşüncemi arz edeceğim:
Her iki yaklaşım bakımından da açıklığa kavuşturulması gereken noktalar bulunduğunu düşünüyorum. Bir yanda insan hayatının ve sağlığının korunması ve devamı, diğer yanda insana ihtiram… Hangisini diğerine tercih etseniz, ortaya birtakım soru işaretleri, sakıncalar ve problemler çıkıyor.
Dolayısıyla bu mesele hakkında bir sonraki yazıda arz edeceğim noktalar açıklığa kavuşmadıkça tevakkufu tercih ediyorum.
Diyelim ki “zaruret” durumu bahis konusudur ve gerek bu temelden, gerekse “iki zarardan hangisi daha hafif ise o tercih edilir” gibi kaidelerden hareketle insan uzuvlarının muhterem/mükerrem olduğu gerçeği organ nakli bağlamında göz ardı edilebilir.
Ancak bu durum, organ naklinin cevazına hükmedenler bakımından açıklığa kavuşturulması gereken başka noktalar bulunduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu babda en önemli noktalardan biri, donör (verici) durumundaki kişinin ölümünün tam anlamıyla gerçekleşip gerçekleşmediğinin tesbitidir. Beyin ölümü gerçekleştiği halde kalp atışı cihaza bağlı olarak sürdürülen hastalar arasında, cihazdan çıkarıldığı zaman dahi –nadiren ve düzensiz de olsa– kalbi çalışmaya devam edenler bulunduğu, konunun ilgililerinin malumudur. Bu durumdaki bir insanın ruhunun bedenini terk ettiği, yani gerçek anlamda öldüğü söylenebilir mi?
Eğer bu durumdaki bir kimsenin ruhunu teslim etme süreci devam ediyorsa, “sekerat-ı mevt” dediğimiz o dehşetli süreç sona ermemiş demektir. Zaten bu aşamada insanın yaşadığı sıkıntı tarife gelmez boyuttadır; bu sıkıntıya bir de kalbinin, ciğerlerinin vs. yerinden sökülmesinin vereceği korkunç ızdırap eklendiğinde ortaya çıkan duruma “işkence” demek bile hafif kalacaktır!
Ruhun bedeni terk etme süreci ne kadar devam etmektedir? Bu, insandan insana değişebilen bir süreç ise, tıbbın “beyin ölümü” dediği hadise gerçekleşmiş olsa bile, ruhun bedeni terk etme süreci henüz tam anlamıyla bitmiş olmayabilir. Bu durumda henüz ölmüş olmayan bir insana kadavra muamelesi yapılmış olacağı açıktır.
Kısacası, organ nakli için, nakledilecek organa kalp tarafından kan pompalanıyor olması şart olduğuna ve kalbi –şu veya bu şekilde– çalışmaya devam eden insana “ölü” denip denmeyeceği –yukarıda dile getirmeye çalıştığım durum çerçevesinde– tartışmalı olduğuna göre, bu mesele hakkında kesin konuşmanın çok da doğru olmayacağı kanaati ağır basmaktadır.
Bu meseleyi değerlendirirken –muhterem Osman Karabulut hocanın da yıllar önce kaleme aldığı bir risalecikte değindiği gibi– bu alanda görülen istismar ve “ticaret” unsurunu da dikkatte tutmakta fayda var.
Buna karşılık, giriş cümlesinde dile getirdiğim hususlar çerçevesinde –tek böbrek ya da kemik iliği nakli gibi– donörün hayatî fonksiyonlarını etkilemeyen operasyonların yapılabileceğini söylemek mümkün görünmektedir. Bunların nakli donörün hayatî faaliyetlerini etkilemeyeceği için beyin ölümü şartı da aranmamaktadır.
İlaveten, bu gibi organların naklinde donörün seçici davranması da mümkün olduğundan, bir önceki yazının 2. maddesinde dile getirilen çekinceye de mahal kalmayacaktır. Hatta belki bunu kan nakline kıyas etmek de mümkündür.
Yine ilaveten bir insanın, herhangi bir uzvuna yapılan tecavüze ve verilen zarara karşılık Fıkh’ın öngördüğü diyeti almaktan vaz geçme hakkı bulunması, insanın, hayattayken kendi uzuvları üzerinde kısmî de olsa tasarruf selahiyeti bulunduğunu gösteren bir husus olarak değerlendirilebilir. Ancak bu selayihet öldükten sonra ortadan kalkmaktadır.
Bütün bu hususlar, organ nakli meselesinde donörün hayatiyet durumunun ve verilecek organın mutlak surette göz önünde bulundurulması gerektiğini göstermektedir.
Vallahu a’lem.

DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULU KARARI
(Organ Nakil)


Hacettepe Üniversitesi Tıp. Fakültesi Öğretim Üyelerinden Doç. Dr. Mehmet Haberal'ın ölmüş kimselerden alınacak organ ve dokuların, tedavileri ancak bu yoldan yapılabilecek hastalara nakli konusunda, Başkanlık Makamından havale olunan dilekçesi Kurulumuzca incelendi.
Yapılan müzakere sonunda :
Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde, organ ve doku nakli konusunda sarih bir hüküm bulunmamaktadır. İlk müçtehit ve fakihler de, kendi devirlerinde böyle bir mesele söz konusu olmadığı için, bu ameliyyenin hükmünü geniş şekilde açıklamamışlardır. Ancak dinimizde, Kitap ve Sünnet'in delaletlerinden çıkarılmış umumi hükümler ve kaideler de vardır. Kitap ve Sünnet'te açık hükmü bulunmayan ve her devirde karşılaşılan yeni yeni meselelerin hükümleri, İslam fakihleri tarafından bu umumi kaideler ile hükmü bilinen benzer meselelere kıyas edilerek çıkarılmış, hiçbir mesele cevapsız bırakılmamıştır. Organ ve doku nakli konusunda hükmünü tayinde de aynı yola baş vurulması uygun olacaktır.
Bilindiği üzere, insan mükerrem bir varlıktır. Mahlukatı içinde Allah onu mümtaz kılmıştır. Bu itibarla normal durumlarda ölü ve diri kimselerden alınan parça ve organlardan faydalanılması, insanın hürmet ve kerametine aykırı görüldüğünden, İslam fakihlerince caiz görülmemiştir. Ancak, zaruret durumunda, zaruretin mahiyet ve miktarına göre bu hüküm değişmektedir.
Nitekim dinimiz, bir kısım fiil ve davranışları yasak kılmış, Kitap ve Sünnet bunları tespit etmiştir. Sözgelimi murdar hayvan (meyte), kan, domuz eti, şarap... vb. şeylerin yenilip içilmesi, alınıp satılması, ilaç olarak kullanılması haram kılınmıştır. Ancak zaruret halinde bunlardan zaruret miktarında (ölmeyecek kadar) yenilip içilmesinin (el-Bakara, 173; el-Maide, 3; el-En'am, 119) meşru olduğu beyan buyrulmuştur.
Söz konusu ayet-i celilelerden, İslam fakihleri, zaruretlerin bir ölçüde dinen yasaklanmış şeyleri mübah kıldığı ve zaruret halinde sadece ayet-i kerimelerde beyan edilen yasakların değil, zaruret halinin giderilmesi için yapılması zorunlu ve başka bir çare olmayan bütün yasakların zaruret miktarınca işlenmesinin caiz ve mübah olduğu sonucuna varmışlardır.
O halde, ölmüş kimselerden tedavi maksadıyla organ ve doku alma ve bunları hasta veya yaralı kimselere nakletme konusunda bir hükme ulaşabilmek için;
Zarurete binaen, cesedin kesilmesi, organ ve dokularından bir kısmının alınmasının caiz olup olmadığı,
Hastalığın tedavisinin zaruret sayılıp sayılmayacağı (Haram ile tedavinin hükmü)
Organ ve doku nakli caiz ise hangi şartlarla caiz olduğunun bilinmesi gerekmektedir.
İslam fakihleri,
Karnında canlı halde bulunan çocuğun kurtarılması için ölü annenin karnının yarılmasına,
Başka yoldan tedavileri mümkün olmayan kimselerin kırılmış kemiklerinin yerine, başka kemiklerin nakline,
Bilinmeyen hastalıkların öğrenilmesi ve hayatta bulunmaları sebebiyle ölülere nisbetle daha çok şayan-ı ihtiram olan hastaların tedavilerinin sağlanabilmesi için, yakınlarının rızası alınmak suretiyle, ölüler üzerinde otopsi yapılmasının caiz olacağına,
Fetva vermişler, canlı bir kimseyi kurtarmak için, ölünün bir parçasını itlaf etmeyi caiz görmüşlerdir. Nitekim, Müşavere ve Dini Eserleri İnceleme Kurulu'nun 16.4.1952 tarih ve 211 sayılı kararında, özetle;
'...âmmenin menfaat ve maslahatı göz önünde tutularak, bilinmeyen bir hastalığın bilinir hale gelmesi, hastalığın bilinmemesinden doğacak âmme zararının önlenmesi, hayatta bulunmaları sebebiyle daha şayan-ı ihtiram olan hastaların tedavilerinin sağlanması gibi maslahat ve şer'î hikmetlerin husule gelmesini temin için, yakınlarının rızası alınarak, ölüler üzerinde otopsi yapmanın caiz olacağı ve bu gibi sebepler dolayısıyle ölüye gösterilmesi gereken hürmet ve tekrimin zevaline katlanmanın, İslamî hükümlerin bir gereği olduğu...' ifade olunmuştur.
İslam fakihleri, açlık ve susuzluk gibi, hastalığı da haramı mübah kılan bir zaruret saymışlar, başka yoldan tedavileri mümkün olmayan hastaların haram ilaç ve maddelerle tedavilerini caiz görmüşlerdir. Günümüzde kan, doku ve organ nakli ve tedavi yolları arasına girmiş bulunmaktadır. O halde, hayatı veya hayatî bir uzvu kurtarmak için başka çare olmadığında, kan, doku ve organ nakli yolu ile de bazı şartlara uyularak, tedavinin caiz olması gerekir. Nitekim, Müşavere ve Dinî Eserleri İnceleme Kurulunun 25.10.1960 tarih ve 492 sayılı kararında, 'tedavileri için kan nakline zaruret bulunan hasta ve yaralılara başka kimselerden kan naklinin; başka kimselerden alınacak parçaların takılmasıyla görmeleri mümkün olduğu takdirde; hayatında buna izin vermiş olan kimselerin, ölümlerinden sonra gözlerinden alınacak parçaların bu durumdaki kimselere takılmalarının caiz olacağı...' beyan edilmiştir.
Din İşleri Yüksek Kurulu'nun 19.01.1968 gün ve 3 sayılı gerekçeli kararında ise 'yalnız hayatı kurtarmak için değil, bir organı tedavi etmek, hastalığın tedavisini çabuklaştırmak için de kan naklinin caiz olduğu, tıbbi ve hukuki kaidelere riayet edilmek şartıyla kalp naklinin de caiz olacağı...' ifade olunmuştur.
Yurdumuz dışında, çeşitli İslam Ülkelerinin yetkili kişilerince de aynı yolda fetvalar verildiği bilinmektedir.
Kurulumuzca da aşağıdaki şartlara uyularak yapılacak organ ve doku naklinin caiz olacağı sonucuna varılmıştır.
Zaruret halinin bulunması, yani hastanın hayatını veya hayatî bir uzvunu kurtarmak için, bundan başka çaresi olmadığının, meslekî ehliyet ve dürüstlüğüne güvenilen bir tabip tarafından tespit edilmesi,
Hastalığın bu yoldan tedavi edilebileceğine tabibin zann-ı galibinin bulunması,
Organ veya dokusu alınan kişinin, bu işlemin yapıldığı esnada ölmüş olması,
Toplumun huzur ve düzeninin bozulmaması bakımından organ veya dokusu alınacak kişinin sağlığında (ölmeden önce) buna izin vermiş olması veya hayatta iken aksine bir beyanı olmamak şartıyla, yakınlarının rızasının sağlanması,
Alınacak organ veya doku karşılığında hiçbir şekilde ücret alınmaması,
Tedavisi yapılacak hastanın da kendisine yapılacak bu nakle razı olması gerekir.

Aşağıdaki hutbe, 2 Aralık 2005 Cuma günü Hollanda Diyanet Vakfına bağlı 142 camide okundu.


ORGAN NAKLİ


İslam Dini, insana ve insan sağlığına özel bir önem vermistir. Çünkü yaratılmışların en şereflisi olan insanın, üzerine düşen bütün sorumluluklarını yerine getirebilmesi için sağlıklı bir vucuda sahip olması gerekir. Sevgili peygamberimizin beş şey gelmeden beş şeyin kıymetini bilin buyurduğu seylerden biri de hastalık gelmeden önce sağlığın kıymetini bilmektir. Sağlığın kıymeti ancak kaybedildiğinde daha iyi anlaşılmaktadır.
İnsan bünyesinde bir dengenin varlığı aşikardir. Sağlık diye adlandırabileceğimiz bu denge, gereği gibi korunmak üzere insana emanet edilmistir. İnsan vucudundaki organlardan birinin bile görevini yerine getirememesi, bu dengeyi bozmaktadır. Dengesi bozulan insan da, hastadır. Hastalık kimi zaman ilaçla kimi zaman da değişik tedavi yollarıyla giderilmeye calışılmaktadır. Pek çok sayıda insan da tedavisi olmayan hastalıklarla uğraşırken bir o kadar insan da, tedavisi olmasına rağmen ilgisizlik sebebiyle ızdırap çekmeye devam etmektedir. Başkasından alacağı organla hayata dönecek ve sağlıklı bir hayat sürmesi mümkün olacak insanlar, ya dini gerekçelerle, ya da ilgisizlik sebebiyle buna yanaşmamakta, fakat kendi başına geldiginde de hiç tereddüt etmeden acıdan kurtulmak ve deva bulmak için ne gerekiyorsa onu yapmaktadır.
O halde, organ bağışı nedir? ve ne yapmalıyız? sorusunun cevabını vermeliyiz. Organ bağışı ölümden sonra kişinin organlarının başka bir insan için kullanılmasına izin verilmesidir. 18 yaşını dolduran herkes organ bağışında bulunabilir. Bu gün dünyada ve ülkemizde bağışlanmıs organlardan kalp, akçiğer, böbrek, karaciğer, pankreas gibi organlar ile kalp kapağı, kornea tabakası, kas ve kemik iliği gibi dokular başarı ile nakledilebilmektedir.
O halde organ bağışı hakkında Dinimizin görüşü nedir?
Organ ve doku nakli dini ve fıkhi açıdan ZARURET olarak degerlendirilmektedir. Bu konuda Bakara suresinin 173, Maide suresinin 3 ve Enam suresinin 119. ayetlerinin hükümlerinden yola çıkılarak caiz olduğuna dair hüküm verilmektedir.
Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu 1980 yılında yayımladığı kararda, organ ve doku naklinin dini açıdan caiz olduğunu şu sartlar çerçevesinde olduğu takdirde yapılabileceğini açıklamıştır.
1) Zaruret halinin bulunması, yani hastanın hayatını veya hayati bir organını kurtarmak için bundan baska bir çarenin olmadığının mesleki ehliyet sahibi bir hekim tarafından tesbit edilmesi.
2) Hastalığın bu yolla tedavi edilebileceğine dair doktorun kuvvetle muhtemel kanaati olması.
3) Organ dokusu alınacak kişinin bu işlemin yapılacağı esnada olmuş olması.
4) Organ veya dokusu alınacak kişinin ölmeden önce buna izin vermiş olması veya hayatta iken aksine bir beyanı olmamak şartıyle yakınlarının izninin sağlanması.
5) Alınacak organ karşılığında hiç bir şekilde ücret alınmaması.
6) Tedavi yapılacak hastanın da kendisine yapılacak bu nakle razı olması.
İsra suresinin 70. ayeti ile Tin suresinin 4. ayetinin hükümlerine göre insan gerek sağ iken gerekse öldükten sonra da muhterem ve mükerrem bir varlıktır. Allah onu şerefli ve mümtaz kılmıştır. Bu itibarla ister sağ ister olü olsun, insandan alınan bir organ veya parcanın alınıp satılması, bedelinin harcanması, bunlardan herhangi bir sekilde yararlanılması, insanın şerefiyle bağdaşmadığı için caiz olmadiği gibi, öç almak hakaret etmek veya yakınlarına acı çektirmek için ölen kimsenin cesedinin kesilip parçalanması, kemiklerinin kırılması ve benzeri davranışlarda bulunulması dinimizce yasaklanmıştır.
O halde bir şekilde organ bağışını hızlandırmalıyız. Organ veya doku nakli bekleyen binlerce hatta milyonlarca insanın derdine çözüm getirecek olan kadavradan organ alımının hızı, bağış hızına bağlıdır. Toplumda ihtiyaç kapıyı çalmadan organların bağışlanması bilinci yaygınlaştıkca, zorda kalan insanlara destek oranı da artacaktır.
O nedenle beyin olümü oluşmuş insanın yatağını ölüm döşeği değilde hayat kaynağı olarak görenlerin sayısı yükseldikce, toplumun insani boyutu da genişleyecektir.
Ülkemizde 2000-2003 yılları arasında 2014 böbrek, 500 karaciğer, 81 kalp, 71 kalp kapaği, 5525 kornea, 1608 de kemik iliği nakli gerçekleşmiş.
Yine 2003 yılı sonu itibariyle 6500 böbrek, 351 karaciğer, 191 kalp, 64 kalp kapagı, 1 akciğer, 23 kalp-akciğer, 65 pankreas, 277 kemik iliği nakli beklerken, 20.000 böbrek hastası da haftada bir ila üc kere diyaliz makinasına girerek hayatını sürdürmekte ve bir gün böbrek nakli olma ümidiyle yaşamaktadır.
Mensuplarını dünya ve ahiret hayatında mutlu etmeyi hedefleyen dinimiz İslam’ın emir ve yasaklarındaki hikmetleri, yardımlaşmaya ve dayanışmaya verdiği önemi dikkate aldığımız zaman, rahatlıkla söyleyebiliriz ki, organ veya doku bağışlayarak çok büyük manevi kazançlar elde edebiliriz. Organ bağışlayarak bağış yaptığımız hastayı sıhhate kavuştururken, hastanın yakınlarını da tarifi imkansız mutluluğa kavuşturmuş oluruz. Böylece bağışlanan organ sebebiyle sosyal barışın teminine, acıların ve sevinçlerin de paylasılmasına büyük katkıda bulunmuş oluruz.
Hastalığın pencesine düşerek inim inim inleyen, sağlığına kavuşmak için bir organ veya doku bağışı bekleyen insanlarla birlikte yaşamak bizimde huzurumuzu kacırmalı, onların acılarını paylaşmadan ve mümkünse bir organ bağışında bulunmadan rahat edememeliyiz. Unutmamalıyız ki o hasta biz de olabiliriz.
Organ bağışlamanın dinen bir sakıncası yoktur. İnsanlar din ve milliyete bakmadan birbirlerine organ bağışlayabilirler. Hic tereddüt etmeden organlarımızı bağışlayarak manevi haz ve sevap kazanma kampanyasına katılalım. Bu konuda ailemize, dostlarımıza, komşularımıza ve arkadaşlarımıza örnek olalım. Onları organ bağışına teşvik edelim. Organ bağışı konusunda sağlık kuruluşları gereken yardımı sağlayarak rehberlik edeceklerdir. Organ bağışı yaptığımıza dair belgelerimizi alalım ve devamlı yanımızda taşıyalım.
“Kim bir kimseyi bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de, onu ölümden kurtarırsa (diriltirse) bütün insanları diriltmiş gibi olur.”(Maide 32).
İmage
  




Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar):
1 Ziyaretçi