ALMANYA « GURBETÇİLER DE « GÜNCEL TÜRKİYE ve ALMANYA SİYASAL İLİŞKİLERİ

TÜRKİYE ve ALMANYA SİYASAL İLİŞKİLERİ

TÜRKİYE ve ALMANYA SİYASAL İLİŞKİLERİ

 
  • 0 Oy - 0 Ortalama
 
editor
Moderator
91
26-12-2013:18:20
#1
Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin yanında yer aldığı Almanya, savaştan yenilgi ile ayrılmıştı.1930’ların ortalarına kadar sanayileşmesini hızla sürdüren Almanya, İkinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle ayrılmıştı.Savaş sırasında Türkleri yanına çekmeye çalışan Almanya bu politikasında başarılı olamamış, Türkiye savaş dışı kalabilmeyi başarabilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası bloklaşma döneminde Türkiye ve Batı Almanya aynı ittifak sisteminde yer almışlardır. NATO üyeliği, AT’ye Türkiye’nin ortak üye oluşu, Marshall yardımı ile iki ülkenin Batı planlaması içinde yer alması, Türkiye-Batı Almanya ilişkilerini artırmıştır.

NATO Bakanlar Konseyi 1964 yılında yaptığı toplantıda müttefik devletleri olan Türkiye ve Yunanistan’ın acil askeri ihtiyaçlarını karşılamak üzere bu devletlere yardımda bulunmaya davet eden bir karar almıştır.NATO müttefikimiz Almanya bu karara dayanarak 1964 yılından beri Türkiye’ye yılda 50 milyon marklık yardım yapmaya başlamıştır.Federal Almanya Dışişleri Bakanı Gerhard Schröder 10-13 Temmuz 1966 tarihleri arasında Türkiye’ye yapılan ziyaret sırasında Türkiye’nin güçlü olmasının yalnızca Türkiye’ye değil, NATO’nun yararına olduğunu belirtmiş bu sebeple Türkiye’ye ellerinden geldiği kadar destek sağlayacaklarını belirtmiştir.Bu açıklamaların sonrasında Türkiye’ye yapılan yardım 1969’dan itibaren 80 milyon, 30 Ocak 1970 tarihinde de 100 milyon marka çıkarılmıştır.Böylece iki ülke arasında 60’lar boyunca ilişkiler Türkiye açısından olumlu olmuştu.ABD’nin azaltama eğilimine karşı Federal Almanya’nın Türkiye’ye yardıma başlaması,Türkiye’yi dış askeri yardım bakımından bir tek ülkeye bağlı olmaktan kurtarmış, uluslar arası arenada Türkiye’ye daha esnek bir politika izleme olanağı sağlamıştı.

Batı ve Doğu Almanya’nın birleşmesi umulduğunun aksine Türkiye’nin yararına olmuştur. 1991’deki Körfez Savaşı sırasında Başbakan Kohl’ün Türkiye ile dayanışma içinde olunacağı, Almanya’nın ittifaktan doğan yükümlülüklerini yerine getireceği yolundaki sözleri söz konusu olumlu düşünceyi kanıtlar niteliktedir.

Bununla birlikte olumlu gelişmelerin seyrini olumsuz yönde etkileyen bir faktör, insan hakları konusudur. Alman Anayasasının 1. maddesinde insan haklarının dünyadaki topluluklarda barışın, adaletin temel dayanağı olduğu belirtilmiştir. Yine Alman Anayasasının 16. maddesi siyasal takibata uğrayanların iltica hakkından yararlanacağını belirtmektedir. 1993 yılına kadar Almanya’ya siyasal sığınma başvurusunda bulunanların talebi ilgili mercilere iletiliyordu. 1993’ten sonra Alman İltica Yasasında değişiklik yapılarak bir tür ön eleme sistemi getirildi. Buna göre Güven Duyulan Üçüncü Devletler (İsviçre, İsveç, Norveç, Finlandiya, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Polonya) kategorisinde bulunan ülkelerden yapılan iltica talebi reddedilecektir. Güvenli Vatan (Romanya, Bulgaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovak Cumhuriyeti, Macaristan, Gana, Gambiya ve Senegal) sınıfına giren yani hukuk anlayışı ve hukukun uygulanışı ile genel siyasal iklimi uygun bulunan ülkelerden yapılan başvurular da kabul edilmeyecektir. Türkiye her iki sınıflandırmada yer almamıştır. Bu durumda Türkiye’den yapılacak siyasal sığınma başvurusu kabul edilecektir. Bütün bunlar Türkiye’nin Alman hükümetleri nezdinde insan hakları bakımından kırık not aldığının göstergesidir.

Almanya’ya siyasal sığınma talebinde bulunan ve talepleri kabul edilen insanlar Almanya’da Türkiye için olumsuz bir gerilimin kaynağını oluşturmuş oluyorlar. Bu durum Almanya ile Türkiye ilişkilerini Türkiye aleyhine etkilemektedir. Sözgelimi Almanya’da yarım milyon Kürt asıllı Türk vatandaşı yaşamaktadır. Bu bile İtalya’da göz hapsinde tutulan Abdullah Öcalan’ın Almanya’ya iadesini gündeme getirmiştir. Almanya Başbakanı Gerhard Shröder ve İtalya Başbakanı Missimo D’Alema 27 Kasım 1998’de ortak basın açıklaması yapmışlar, Öcalan’ın uluslararası mahkemede yargılanması ve Kürt sorununun uluslararası düzeyde çözümlenmesi önerisini getirmişlerdir. Bu açıklamayı içişlerine karışma olarak algılayan Ankara ise tepki göstermiştir.

1991’den itibaren Almanya, Güneydoğuda PKK ile mücadelede Alman silahlarını kullandığı iddiası ile ya da Kuzey Irak’ta sınır ötesi askeri operasyonda sivil halkın zarar gördüğü iddiasıyla Türkiye’yi sert biçimde eleştirmiştir. Bu nedenle Kasım 1991’de Türkiye’ye verilmesi planlanan 250 milyon mark tutarındaki askeri yardım ise askıya alınmıştır.

1992’de Almanya, Türkiye’nin Güneydoğu’da sivil halka karşı, NATO ittifakı kapsamında almış olduğu silahı ve askeri yardımı kullandığı gerekçesiyle Türkiye’ye askeri yardımı kesmiştir.

1993’te (Alman kamuoyu PKK’nın şiddet gösterileri ile karşılaştığında) PKK, Alman hükümetince terörist örgüt ilan edilip, dernekleri kapatılmaya başlandı.

Almanya’nın Aralık 1999’da Helsinki Zirvesinde Türkiye’ye AB Perspektifi verilmesi yönünde izlediği kararlı tutum 1990’ların ortalarında gerginleşen iki ülke ilişkilerine olumlu katkıda bulundu.

2000’de Almanya’da meydana gelen Solingen Katliamı’nda 8 Türk yaşamını yitirmişti. Bunun üzerine 5-8 Nisan 2000 tarihlerinde Almanya Federal Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Johannes Rau Türkiye’ye ziyarette bulunmuştu. Türkiye’ye bu düzeyde bir ziyaret ilk kez 1986’da gerçekleştirilmiştir; ayrıca Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinden sonra gerçekleştirilen ilk ziyaret olması açısından da önem taşımaktadır. Bu ziyaretinde Rau’ya Devlet Nişanı ve fahri doktora unvanı verilmiştir.

Helsinki Zirvesi’ndeki Alman tutumunun ertesinde Rau’nun ziyareti iki ülke ilişkilerini pekiştirmiştir. 1999 yılında Alman Dışişleri, İçişleri, Savunma Bakanları da Türkiye’ye ziyarette bulunmuştu. Türk Dışişleri, İçişleri ve Sosyal Güvenlik Bakanları da aynı yıl Berlin’e ziyarette bulunmuşlardı. 1999’da hükümet üyeleri ve parlamenter heyetler arasında çeşitli temaslar da gerçekleştirilmiştir. Bu temaslar iki ülke arasında ortak ilgi alanlarında görüş alışverişi olanağı yaratmıştır.

7-8 Aralık2000’de düzenlenen Nice Zirvesi’nde Türkiye’nin resmi olarak üye ülke statüsünü kazanabileceği ancak koşulların Türkiye ile müzakerelere başlamak için yeterli olmadığı düşüncesi hakim olmuştu.AB o günden bu yana 12 aday ülke ile üyelik müzakerelerini sürdürürken, Türkiye hala biraz uzakta bekliyor.

Nice Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nde de “Avrupa Birliği Türkiye’nin adaylığı öncesinde stratejinin yürütülmesinde kaydedilmiş ilerlemeleri büyük bir memnuniyetle karşılamaktadır” ifadesine yer verilmişti. Zirvenin öncesinde üzerinde uzlaşma sağlanan konulardan biri de Katılım Ortaklığı idi.Katılım Ortaklığına ilişkin kararda Birliğe üye olmak isteyen Türkiye’nin de (diğer üye ülkeler gibi) üye olmayı amaçlayan diğer bütün ülkeler için geçerli olan kriterlere göre değerlendirileceği ve Türkiye’nin Avrupa’nın mevcut stratejisine göre reformları teşvik edici bir yakınlaştırma stratejisini yürürlüğe koymasının kendisi açısından yararlı olacağı yer alıyordu.

Katılım Ortaklığı ile Türkiye’ye 2000-2002 yıllarını kapsayan üç yıllık bir dönem için yıllık 177 milyon euro tutarında yardım tahsis edilmesi öngörülmüş; ayrıca Türkiye’nin kapsamlı kredi olanaklarından yararlandırılması kararlaştırılmıştı.

Türkiye’nin üyelik statüsünü hak ettiği; ancak AB’nin henüz Türkiye’yi içine almaya hazır olmadığının belirtildiği Zirvede AB’nin kapılarının doğuya açılması yönünde baskı yapan ve Birliğin bu doğrultuda karar almasını sağlayan dolayısıyla da AB’nin Zirvede Türkiye’ye karşı nispeten ılımlı bir tavır takınmasını sağlayan da Almanya oldu.

Zirvenin ardından 2001’de Türk tarafı AB’ye girebilmek için yerine getirmek zorunda olduğu önlemlerin yer aldığı 1500 sayfalık bir Ulusal Program hazırlamıştı.Aynı yıl hazırlanan İlerleme Raporunda Türkiye’nin bir çok uluslar arası insan hakları belgelerine imza koyduğu vurgulanıyor, Türk Hükümetinin İnsan Hakları Yüksek Koordinasyon Kurulu’nun çalışmalarına izin vermesi olumlu olarak nitelendiriliyordu;ancak rapora göre Türkiye’deki insan haklarının genel durumu hala endişe vericiydi.

Almanya ile ilişkiler, Türkiye’de insan haklarının ve yerel yönetimlerin geliştirilmesi, azınlıklara daha geniş hakları tanınması konularında odaklanmıştır. Bu amaçla 24 Haziran 2001’de Friedrich Ebert Vakfı’nın Türkiye Temsilcisi Hans Schumacher tarafından Almanya Adalet Bakanı Herta Daubler-Gmelin ile “özel enformasyon” görüşmesi organize edilmiştir. Alman Konsolosluğuna ait Tarabya’daki binada gerçekleştirilen görüşme, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Av. Eren Keskin, DİSK Genel Koordinatörü Ahmet Asena, Tarih Vakfı Genel Sekreteri Orhan Silier, TÜSES Genel Sekreteri ve CHP Beşiktaş İlçe Örgütü üyesi Nilüfer Mete, Sosyal Demokrasi Vakfı Yöneticisi Deniz Kavukçuoğlu, KA-DER Başkanı Zülal Kılıç, Prof. Dr. Rana Aybay’dan oluşan bir grupla gerçekleştirilmiştir. Bu görüşmede, Türkiye’de insan hakları ihlalleri, sınıfın hak ihlalleri konusunda sözü edilen sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinin fikirleri alınmıştır. Görüşmede ayrıca Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Türk siyaset yaşamında oynadığı rol ve Türkiye’6eki sistem yapısı üzerinde de düşünce alış verişinde bulunulmuştur.

Bütün bu anlatılanları destekleyecek bir kanıt şu olabilir; Alman Cumhurbaşkanı Johannes Rau, Türkiye’yi ziyaret ettiğinde Türkiye’deki insan hakları örgütleri ile de bir toplantı yapmıştı. Mazlum-Der Genel Başkanı Yılmaz Ensaroğlu, İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Hüsnü Öndül, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHU) Genel Başkanı Yavuz Önen, Çocuk Hakları Derneği (ÇHD) Genel Başkanı Ali Ersin Gür, Türkiye İnsan Hakları Araştırma Komisyonu (TİHAK) Başkanı Nevzat Helvacı, Av. Yusuf Alataş, İnsan Hakları Eğitimi Ulusal Komitesi Başkanı Prof. Dr. İonna Kuçuradi’nin katıldığı toplantıda Türkiye’deki insan hakları, düşünce özgürlüğü, idam cezasının kaldırılması, demokratikleşme, yargı reformu ve işkence konuları görüşülmüştür. Toplantıda Rau, Türkiye’deki NEO’larla siyasi irade arasındaki kopukluk nedeniyle sivil toplum kuruluşlarının görüşlerinin siyasal karar alma sürçlerine yansıyamadığı değerlendirmesinde bulunmuştu (HABLEMİTOĞLU, 2003, s. 164). Toplantıda İHD Genel Başkanı ve Mazlum-Der Genel Başkanı dış dinamiklerin, uluslararası demokratik kamuoyunun Türkiye’deki insan hakları sorununda gelişme kaydedilmesinde önemli olduğunu belirtmişlerdi.

Kasım 2000’de Alman Yeşiller Partisi milletvekili Claudia Roth, ANAP lideri Mesut Yılmaz ile görüşmüştü. Roth’un yoğun, açık sözlü, ayrıntılı şeklinde tanımladığı görüşmede Türkiye’deki azınlıklar konusu da gündeme gelmişti.

Toplantıda Kürtlerin kültürel haklarının, Kürtçe TV, radyo yayınlarının yasal kılınmasının yanı sıra ölüm cezasının kaldırılmasının konuşulduğu da belirtilmişti (HABLEMİTOĞLU, 2003, s. 172).

Özetlersek, Almanya sabıkalı geçmişinin yarattığı olumsuzluklardan ders çıkarmış, bu sebeple evrensel boyutta insan haklarının geliştirilmesine önem verdi. Bu nedenle diğer ülkelerle siyasi ilişkilerinde de yön verici faktör, insan hakları konusu oldu. Çünkü insan hakları konusu Almanya’ya hem bu konuda sabıkalı ülkelere karşı hem de büyüklerin, Hitler geçmişini öne sürerek ülkenin dış politik çıkarlarının önüne taş koyma girişimlerine karşı bir koz sağlamıştır.

Türkiye de insan hakları konusunda sabıkalı bir ülkedir. Gözaltındayken işkence edilen, gözaltı sırasında işkenceden öldürülen binlerce insan vardır. Türkiye’de hâlâ çocuk suçluları yargılayacak çocuk mahkemesi ya da aile mahkemeleri yoktur. Ayrıca Türkiye’de yaklaşık 2 milyon Kürt yaşamaktadır, ancak azınlık olarak gördüğümüz Kürt’lere tanınan haklar, bu konuda Türkiye’deki uygulamalar çağdaş ülkelerdeki düzeye ulaşamamıştır. Yerel yönetimlerin merkezi otoriteye bütçe yönünden bağlı oldukları da bilinen bir gerçektir. Oysa çağımızda yerel yönetimlerin özerk bir yapıya sahip olması gerektiği kabul edilmiş, bu amaçla Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı hazırlanmıştır. Bütün bunlar Almanya ile ilişkilerimizde gerilim noktalarıdır, ancak Almanya Türkiye ile ilişkilerini de tamamıyla koparmak istememektedir, çünkü Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı Almanya’dır.


editor
26-12-2013:18:20 #1

Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin yanında yer aldığı Almanya, savaştan yenilgi ile ayrılmıştı.1930’ların ortalarına kadar sanayileşmesini hızla sürdüren Almanya, İkinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle ayrılmıştı.Savaş sırasında Türkleri yanına çekmeye çalışan Almanya bu politikasında başarılı olamamış, Türkiye savaş dışı kalabilmeyi başarabilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası bloklaşma döneminde Türkiye ve Batı Almanya aynı ittifak sisteminde yer almışlardır. NATO üyeliği, AT’ye Türkiye’nin ortak üye oluşu, Marshall yardımı ile iki ülkenin Batı planlaması içinde yer alması, Türkiye-Batı Almanya ilişkilerini artırmıştır.

NATO Bakanlar Konseyi 1964 yılında yaptığı toplantıda müttefik devletleri olan Türkiye ve Yunanistan’ın acil askeri ihtiyaçlarını karşılamak üzere bu devletlere yardımda bulunmaya davet eden bir karar almıştır.NATO müttefikimiz Almanya bu karara dayanarak 1964 yılından beri Türkiye’ye yılda 50 milyon marklık yardım yapmaya başlamıştır.Federal Almanya Dışişleri Bakanı Gerhard Schröder 10-13 Temmuz 1966 tarihleri arasında Türkiye’ye yapılan ziyaret sırasında Türkiye’nin güçlü olmasının yalnızca Türkiye’ye değil, NATO’nun yararına olduğunu belirtmiş bu sebeple Türkiye’ye ellerinden geldiği kadar destek sağlayacaklarını belirtmiştir.Bu açıklamaların sonrasında Türkiye’ye yapılan yardım 1969’dan itibaren 80 milyon, 30 Ocak 1970 tarihinde de 100 milyon marka çıkarılmıştır.Böylece iki ülke arasında 60’lar boyunca ilişkiler Türkiye açısından olumlu olmuştu.ABD’nin azaltama eğilimine karşı Federal Almanya’nın Türkiye’ye yardıma başlaması,Türkiye’yi dış askeri yardım bakımından bir tek ülkeye bağlı olmaktan kurtarmış, uluslar arası arenada Türkiye’ye daha esnek bir politika izleme olanağı sağlamıştı.

Batı ve Doğu Almanya’nın birleşmesi umulduğunun aksine Türkiye’nin yararına olmuştur. 1991’deki Körfez Savaşı sırasında Başbakan Kohl’ün Türkiye ile dayanışma içinde olunacağı, Almanya’nın ittifaktan doğan yükümlülüklerini yerine getireceği yolundaki sözleri söz konusu olumlu düşünceyi kanıtlar niteliktedir.

Bununla birlikte olumlu gelişmelerin seyrini olumsuz yönde etkileyen bir faktör, insan hakları konusudur. Alman Anayasasının 1. maddesinde insan haklarının dünyadaki topluluklarda barışın, adaletin temel dayanağı olduğu belirtilmiştir. Yine Alman Anayasasının 16. maddesi siyasal takibata uğrayanların iltica hakkından yararlanacağını belirtmektedir. 1993 yılına kadar Almanya’ya siyasal sığınma başvurusunda bulunanların talebi ilgili mercilere iletiliyordu. 1993’ten sonra Alman İltica Yasasında değişiklik yapılarak bir tür ön eleme sistemi getirildi. Buna göre Güven Duyulan Üçüncü Devletler (İsviçre, İsveç, Norveç, Finlandiya, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Polonya) kategorisinde bulunan ülkelerden yapılan iltica talebi reddedilecektir. Güvenli Vatan (Romanya, Bulgaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovak Cumhuriyeti, Macaristan, Gana, Gambiya ve Senegal) sınıfına giren yani hukuk anlayışı ve hukukun uygulanışı ile genel siyasal iklimi uygun bulunan ülkelerden yapılan başvurular da kabul edilmeyecektir. Türkiye her iki sınıflandırmada yer almamıştır. Bu durumda Türkiye’den yapılacak siyasal sığınma başvurusu kabul edilecektir. Bütün bunlar Türkiye’nin Alman hükümetleri nezdinde insan hakları bakımından kırık not aldığının göstergesidir.

Almanya’ya siyasal sığınma talebinde bulunan ve talepleri kabul edilen insanlar Almanya’da Türkiye için olumsuz bir gerilimin kaynağını oluşturmuş oluyorlar. Bu durum Almanya ile Türkiye ilişkilerini Türkiye aleyhine etkilemektedir. Sözgelimi Almanya’da yarım milyon Kürt asıllı Türk vatandaşı yaşamaktadır. Bu bile İtalya’da göz hapsinde tutulan Abdullah Öcalan’ın Almanya’ya iadesini gündeme getirmiştir. Almanya Başbakanı Gerhard Shröder ve İtalya Başbakanı Missimo D’Alema 27 Kasım 1998’de ortak basın açıklaması yapmışlar, Öcalan’ın uluslararası mahkemede yargılanması ve Kürt sorununun uluslararası düzeyde çözümlenmesi önerisini getirmişlerdir. Bu açıklamayı içişlerine karışma olarak algılayan Ankara ise tepki göstermiştir.

1991’den itibaren Almanya, Güneydoğuda PKK ile mücadelede Alman silahlarını kullandığı iddiası ile ya da Kuzey Irak’ta sınır ötesi askeri operasyonda sivil halkın zarar gördüğü iddiasıyla Türkiye’yi sert biçimde eleştirmiştir. Bu nedenle Kasım 1991’de Türkiye’ye verilmesi planlanan 250 milyon mark tutarındaki askeri yardım ise askıya alınmıştır.

1992’de Almanya, Türkiye’nin Güneydoğu’da sivil halka karşı, NATO ittifakı kapsamında almış olduğu silahı ve askeri yardımı kullandığı gerekçesiyle Türkiye’ye askeri yardımı kesmiştir.

1993’te (Alman kamuoyu PKK’nın şiddet gösterileri ile karşılaştığında) PKK, Alman hükümetince terörist örgüt ilan edilip, dernekleri kapatılmaya başlandı.

Almanya’nın Aralık 1999’da Helsinki Zirvesinde Türkiye’ye AB Perspektifi verilmesi yönünde izlediği kararlı tutum 1990’ların ortalarında gerginleşen iki ülke ilişkilerine olumlu katkıda bulundu.

2000’de Almanya’da meydana gelen Solingen Katliamı’nda 8 Türk yaşamını yitirmişti. Bunun üzerine 5-8 Nisan 2000 tarihlerinde Almanya Federal Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Johannes Rau Türkiye’ye ziyarette bulunmuştu. Türkiye’ye bu düzeyde bir ziyaret ilk kez 1986’da gerçekleştirilmiştir; ayrıca Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinden sonra gerçekleştirilen ilk ziyaret olması açısından da önem taşımaktadır. Bu ziyaretinde Rau’ya Devlet Nişanı ve fahri doktora unvanı verilmiştir.

Helsinki Zirvesi’ndeki Alman tutumunun ertesinde Rau’nun ziyareti iki ülke ilişkilerini pekiştirmiştir. 1999 yılında Alman Dışişleri, İçişleri, Savunma Bakanları da Türkiye’ye ziyarette bulunmuştu. Türk Dışişleri, İçişleri ve Sosyal Güvenlik Bakanları da aynı yıl Berlin’e ziyarette bulunmuşlardı. 1999’da hükümet üyeleri ve parlamenter heyetler arasında çeşitli temaslar da gerçekleştirilmiştir. Bu temaslar iki ülke arasında ortak ilgi alanlarında görüş alışverişi olanağı yaratmıştır.

7-8 Aralık2000’de düzenlenen Nice Zirvesi’nde Türkiye’nin resmi olarak üye ülke statüsünü kazanabileceği ancak koşulların Türkiye ile müzakerelere başlamak için yeterli olmadığı düşüncesi hakim olmuştu.AB o günden bu yana 12 aday ülke ile üyelik müzakerelerini sürdürürken, Türkiye hala biraz uzakta bekliyor.

Nice Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nde de “Avrupa Birliği Türkiye’nin adaylığı öncesinde stratejinin yürütülmesinde kaydedilmiş ilerlemeleri büyük bir memnuniyetle karşılamaktadır” ifadesine yer verilmişti. Zirvenin öncesinde üzerinde uzlaşma sağlanan konulardan biri de Katılım Ortaklığı idi.Katılım Ortaklığına ilişkin kararda Birliğe üye olmak isteyen Türkiye’nin de (diğer üye ülkeler gibi) üye olmayı amaçlayan diğer bütün ülkeler için geçerli olan kriterlere göre değerlendirileceği ve Türkiye’nin Avrupa’nın mevcut stratejisine göre reformları teşvik edici bir yakınlaştırma stratejisini yürürlüğe koymasının kendisi açısından yararlı olacağı yer alıyordu.

Katılım Ortaklığı ile Türkiye’ye 2000-2002 yıllarını kapsayan üç yıllık bir dönem için yıllık 177 milyon euro tutarında yardım tahsis edilmesi öngörülmüş; ayrıca Türkiye’nin kapsamlı kredi olanaklarından yararlandırılması kararlaştırılmıştı.

Türkiye’nin üyelik statüsünü hak ettiği; ancak AB’nin henüz Türkiye’yi içine almaya hazır olmadığının belirtildiği Zirvede AB’nin kapılarının doğuya açılması yönünde baskı yapan ve Birliğin bu doğrultuda karar almasını sağlayan dolayısıyla da AB’nin Zirvede Türkiye’ye karşı nispeten ılımlı bir tavır takınmasını sağlayan da Almanya oldu.

Zirvenin ardından 2001’de Türk tarafı AB’ye girebilmek için yerine getirmek zorunda olduğu önlemlerin yer aldığı 1500 sayfalık bir Ulusal Program hazırlamıştı.Aynı yıl hazırlanan İlerleme Raporunda Türkiye’nin bir çok uluslar arası insan hakları belgelerine imza koyduğu vurgulanıyor, Türk Hükümetinin İnsan Hakları Yüksek Koordinasyon Kurulu’nun çalışmalarına izin vermesi olumlu olarak nitelendiriliyordu;ancak rapora göre Türkiye’deki insan haklarının genel durumu hala endişe vericiydi.

Almanya ile ilişkiler, Türkiye’de insan haklarının ve yerel yönetimlerin geliştirilmesi, azınlıklara daha geniş hakları tanınması konularında odaklanmıştır. Bu amaçla 24 Haziran 2001’de Friedrich Ebert Vakfı’nın Türkiye Temsilcisi Hans Schumacher tarafından Almanya Adalet Bakanı Herta Daubler-Gmelin ile “özel enformasyon” görüşmesi organize edilmiştir. Alman Konsolosluğuna ait Tarabya’daki binada gerçekleştirilen görüşme, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Av. Eren Keskin, DİSK Genel Koordinatörü Ahmet Asena, Tarih Vakfı Genel Sekreteri Orhan Silier, TÜSES Genel Sekreteri ve CHP Beşiktaş İlçe Örgütü üyesi Nilüfer Mete, Sosyal Demokrasi Vakfı Yöneticisi Deniz Kavukçuoğlu, KA-DER Başkanı Zülal Kılıç, Prof. Dr. Rana Aybay’dan oluşan bir grupla gerçekleştirilmiştir. Bu görüşmede, Türkiye’de insan hakları ihlalleri, sınıfın hak ihlalleri konusunda sözü edilen sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinin fikirleri alınmıştır. Görüşmede ayrıca Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Türk siyaset yaşamında oynadığı rol ve Türkiye’6eki sistem yapısı üzerinde de düşünce alış verişinde bulunulmuştur.

Bütün bu anlatılanları destekleyecek bir kanıt şu olabilir; Alman Cumhurbaşkanı Johannes Rau, Türkiye’yi ziyaret ettiğinde Türkiye’deki insan hakları örgütleri ile de bir toplantı yapmıştı. Mazlum-Der Genel Başkanı Yılmaz Ensaroğlu, İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Hüsnü Öndül, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHU) Genel Başkanı Yavuz Önen, Çocuk Hakları Derneği (ÇHD) Genel Başkanı Ali Ersin Gür, Türkiye İnsan Hakları Araştırma Komisyonu (TİHAK) Başkanı Nevzat Helvacı, Av. Yusuf Alataş, İnsan Hakları Eğitimi Ulusal Komitesi Başkanı Prof. Dr. İonna Kuçuradi’nin katıldığı toplantıda Türkiye’deki insan hakları, düşünce özgürlüğü, idam cezasının kaldırılması, demokratikleşme, yargı reformu ve işkence konuları görüşülmüştür. Toplantıda Rau, Türkiye’deki NEO’larla siyasi irade arasındaki kopukluk nedeniyle sivil toplum kuruluşlarının görüşlerinin siyasal karar alma sürçlerine yansıyamadığı değerlendirmesinde bulunmuştu (HABLEMİTOĞLU, 2003, s. 164). Toplantıda İHD Genel Başkanı ve Mazlum-Der Genel Başkanı dış dinamiklerin, uluslararası demokratik kamuoyunun Türkiye’deki insan hakları sorununda gelişme kaydedilmesinde önemli olduğunu belirtmişlerdi.

Kasım 2000’de Alman Yeşiller Partisi milletvekili Claudia Roth, ANAP lideri Mesut Yılmaz ile görüşmüştü. Roth’un yoğun, açık sözlü, ayrıntılı şeklinde tanımladığı görüşmede Türkiye’deki azınlıklar konusu da gündeme gelmişti.

Toplantıda Kürtlerin kültürel haklarının, Kürtçe TV, radyo yayınlarının yasal kılınmasının yanı sıra ölüm cezasının kaldırılmasının konuşulduğu da belirtilmişti (HABLEMİTOĞLU, 2003, s. 172).

Özetlersek, Almanya sabıkalı geçmişinin yarattığı olumsuzluklardan ders çıkarmış, bu sebeple evrensel boyutta insan haklarının geliştirilmesine önem verdi. Bu nedenle diğer ülkelerle siyasi ilişkilerinde de yön verici faktör, insan hakları konusu oldu. Çünkü insan hakları konusu Almanya’ya hem bu konuda sabıkalı ülkelere karşı hem de büyüklerin, Hitler geçmişini öne sürerek ülkenin dış politik çıkarlarının önüne taş koyma girişimlerine karşı bir koz sağlamıştır.

Türkiye de insan hakları konusunda sabıkalı bir ülkedir. Gözaltındayken işkence edilen, gözaltı sırasında işkenceden öldürülen binlerce insan vardır. Türkiye’de hâlâ çocuk suçluları yargılayacak çocuk mahkemesi ya da aile mahkemeleri yoktur. Ayrıca Türkiye’de yaklaşık 2 milyon Kürt yaşamaktadır, ancak azınlık olarak gördüğümüz Kürt’lere tanınan haklar, bu konuda Türkiye’deki uygulamalar çağdaş ülkelerdeki düzeye ulaşamamıştır. Yerel yönetimlerin merkezi otoriteye bütçe yönünden bağlı oldukları da bilinen bir gerçektir. Oysa çağımızda yerel yönetimlerin özerk bir yapıya sahip olması gerektiği kabul edilmiş, bu amaçla Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı hazırlanmıştır. Bütün bunlar Almanya ile ilişkilerimizde gerilim noktalarıdır, ancak Almanya Türkiye ile ilişkilerini de tamamıyla koparmak istememektedir, çünkü Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı Almanya’dır.



 
  • 0 Oy - 0 Ortalama
Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar):
 1 Ziyaretçi
Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar):
 1 Ziyaretçi
Benzer Konular...
Cevaplar: 0
Gösterim: 3,408
26-12-2013:18:18
Son Mesaj tarafından editor